Hayali’den bir şiir..

Ağustos 16, 2007

hayali’nin hayal perdesini aralayıp dünyaya anlam penceresinden baktığı şiiridir.

serbest tercümesi:

cihan ara cihan içindedir arayı bilmezler
o mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler

**o balıklar ki, dünyanın cevherinin * yine dünyanın içerisinde olduğunu bilmeyen insanlar gibi, denizin içinde denizin ne olduğundan habersizlerdir.

harabat ehline duzah azabın anma ey zahid
ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-i ferdayı bilmezler

**ey zahid! meyhane müdavimlerine kabir azabından bahsetme, ki zaten bunlar zamanın akışına kendilerini bırakıp gelecek kaygısı çekmeyen kişilerdir. sen ne kadar söylersen söyle onlar için bir anlam ifade etmez. o yüzden nefesini boşuna tüketme!

şafak-gün kan içinde dagını seyrerler aşıklar
güneşte zerre görmezler felekte ayı bilmezler

**aşıklar gece gündüz sevgilinin bağırlarında açtığı kanlı yarayı izlemekten etrafına bakmadıkları için güneş yüzü görmedikleri gibi, gökyüzünü de ayı da bilmezler. zaten dünya değildir aşıkların umrunda olan, sevdiklerinin açtığı yara bile canandan geldiği için canlarına can katar.

hamide kadlerine rişte-i eşki takup bunlar
atarlar tir-i maksudu nedendir yayı bilmezler

**aşk acısından bükülen belleri ile iki büklüm, yay gibi olan boylarına gözyaşı ipliğini gerip ulaşmak istediklerini hedeflerine ok yapıp atarlar ama bellerini büken şeyin de ne olduğunu bilmezler.

hayali fakr şalına çekenler cism-ü üryanı
anınla fahrederler atlas-ü dibayı bilmezler

**ey hayali! çıplak vücutlarına yoksulluk şalını çekenler, atlas ve dibanın nasıl kumaşlar olduklarını bilmedikleri için üzerlerindekilerle övünürler.


Ait olmak, olmamak

Ağustos 16, 2007

..ve işte yine elde var sıfır

Nereye saklasam bilemedim, susamadım.. Manzarasız bir balkonda kendimi seyrediyorum içim acıyarak, heyhat! Seni düşürüyorum, nerdesin, yine beni seviyorum, nerdesin..

Hmm, haklısın kriz, sigara..
Kültablasında yeni bir izmarite açacak yer kalmasada, dumanına yandığım meret, sen de olmasan..
Derme çatma bir keder inşaatı aslında bu kültablasındaki manzara.. Şöyle bir baktımda, yerinde bir proje, yerli yerinde..
Bakma sen bana, sanırım kendime de misafirim bu gece, pek hoş gelmedim ama,
nerden baksan ait olmama duygusu, anlar mısın? Eylül sonunda bir yaprak gibi hissetmek kendini, ne tuhaf..
Seninle hep aynı ağacın üstünde yaşayalım ama farklı mevsimlerde olmasın, düşmekte bir, yeşermekte..

….

Bu son cümleden sonra, önümdeki bu kağıda uzun uzun bakarak ne demek istedim acaba..
Sitem miydi, umut mu acaba..

….

Gecenin sessizliğini ve yalnızlığımı bölen bir telefon sesi.. Biraz gecikse de, olsun..
Sadece bir saattir sesini duymuyordum ama halime baksan, sanki aylardır konuşamamıştık..

- Alo, canımm.. Uyuyamadın mı?

Senin o bembayaz ellerini öpebilirim, sanki yıllardır kimseye dokunmadım.. Uzaktan da olsa yalnız olmadığımı hissettiren sarılmalarını özledim.. Kimsin sen, seni özlemekten korkuyorum..
Sensiz kaldığım saatlerde ilk duyduğum bu oluyor, korku.. Neden korktuğumu bilmiyorum,
hayır biliyorum, ama hiç yokmuş gibi davranıyorum..

Neyse ki, bu gecem de sensiz geçmedi..
İyi ki geldin, ya gelmeseydin..

..demekki hala, elde var aşk..

 www.huzunbaz.com


Son perde .,

Ağustos 16, 2007

..ne yapmalıydım sensizken?
Bir dramın başrol uyuncusu yapılmak istenen beni,
komedinin kahramanı olan sana, teslim mi edecektim..
Hiç bir zaman birleşmeyecek bu oyunların
perdelerini saymayacağım artık..


Ya yapamadıklarımızın pişmanlığı..

Ağustos 16, 2007

Hayatı öğrenmeye bebeklikten başlıyor insan.Düşe kalka yürümeyi öğreniyor.Çoğu zaman canı yanıyor belki ama başka çaresi yok , öğrenmeli yürümeyi…Böyle sürüp gidiyor, öğrenecek çok şey var.

”Hayat ”denen bu sınav da ayakta kalabilmek çok zor elbet. Bazen insan yaşadıklarının ya da öğrendiklerinin bedelini ağır ödüyor. Her nekadar kuralları belli olsa da; insan hata yapabiliyor. Her bireyin aldığı ders farklı.

Yaşadığımız sürece hep engelli yollar var, zorluklar, sıkıntılar, çaresizlikler, içinden çıkamadığımız durumlar, kendimizi uçurum da hissettiğimiz anlar, üstesinden gelemeyip ölümü düşündüğümüz anlar var.

Yol ayırımlarımız, hangi yolu seçeceğimizi bilemediğimiz, sonu olmayan kısırdöngülerimiz… Herkes aynı notla geçemiyor hayatı. Kimi en yüksek notu alıyor, kimi sınıfta kalıyor, kimi ise en başından kaybediyor. Evet ”hayat ‘’sınavların en zoru, geçmek zor. Ama cesur olmalı insan, korkmamalı, bedeli ağır da olsa denemeli güzel şeyleri.

Kompleksleri, kavgaları, savaşları bir kenara bırakmalı, herkesi sevmeli, herkesle dost olmalı, ekmeğini bölüşmenin tadına varmalı, duyarlı olmalı, hep mutlu olmalı, karamsarlığı bırakmalı, hep vermeli, kendi kendinin polyannası olmalı. Bol bol seyahatlere çıkmalı, gündoğumlarını ve gün batımlarını kaçırmamalı, yeni insanlar yeni yerler görmeli ve tanımalı, sık sık aşık olmalı, sevmeli, hayaller kurmalı, yapmak istediklerini ertelememeli, doyasıya yaşamalı ve sevmeli… Tek bir kerelik şans olan bu hayatı, erken bırakıp gidenler, kimbilir hangi hayallerini erteledi, ”yarın yaparım ya da haftaya giderim”diye…

Evet hayatta hatalarımız, günahlarımız, pişmanlıklarımız çok olmuştur. Yaşadığımız sürece de olacaktır.

Yaşadığımız şeylerin pişmanlığı bir şekilde diner, peki ya yapamadıklarımızın, ertelediklerimizin pişmanlığı…? Bir ömür boyu sürer.

sevgilerimle
aysun alp

http://blog.milliyet.com.tr/aysunalp


Hayat..!

Ağustos 15, 2007

Çevremde gülen, yaptıklarından zevk alan, bulunduğu ortamın tadını çıkaran insanlar gördükçe yaşamın ilk basamaklarında hissettim kendimi. Pek bir şey bilmiyor ve o nedenle gülmeyi beceremiyorum, göremiyorum dedim. Bulunduğum ortamın hakkını veremiyorum diye düşündüm. Yaşamın merdivenlerini tırmanmam gerekiyordu.
Bunun için de öğrenmeliydim gülmeyi ve zevk alabilmeyi. Sevdim. Sevdikçe güldüm, güldükçe zevk aldım, yaşadıklarımdan güzellikler çıkarabildim. Duygularımı hissetmeyi, kızgınlığımı göstermeyi, umutsuzluklardan umut çıkarmayı, hüzünlü zamanlarda mutlu olacak bir şeyler bulmayı öğrendim.Ve hayatın güzelliklerinin çirkinliklerle beraber, üzüntülerin sevinçlerle iç içe olduğunu
gördüm. üzüntü kaybetti, çirkinlik yok oldu, sevgi hep kazandı.
Hayatın basamakları hala dimdik. Öğrenecek çok şey var. Öğrenmek için paylaşmak gerekir. Sevinci, üzüntüyü, sevgiyi, sıkıntıyı paylaşmak gerek.
Hayallerinizi yıkan bir olay yaşarsınız. Hayata, insanlara, çevreye küser kabuğunuza çekilirsiniz. Bu sıkıntıdan kendi kendinize çıkmaya çalışırsınız. Sizden başkası o tür bir sıkıntı yaşamıyor onu sadece siz yaşıyormuş gibi hisseder kimselere açıklayamazsınız. Belki de utanırsınız anlatmaya. Oysa pek çok dert
pek çok kişi tarafından farklı biçimde yaşanır ve ortaktır.
Açıldığında karşı taraf gülümseyecektir ve “dinle” diyecektir. Benzer sıkıntıyı nasıl atlattığını ve nasıl gülebildiğini söyleyecektir. Sorunların paylaşıldıkça aşıldığını
göreceksin. Bu şekilde en sıkıntılı olduğun zamanda onu nasıl aşacağını öğrenecek ve bir basamak çıkacaksın. Böylece her paylaşımda bir basamak yukardasın.
Herkesin bir derdi olduğunu asla unutmamak gerekir..Pek çok kişi bunları paylaşarak aşmasını öğrenmiştir. Paylaşmasını öğrenemeyenler kendi içlerinde kaybolup giderler.

Ne güzel anlatmış E.Dickinson tek bir cümleyle geride kalan zamanı; Sevecen gözlerle bak ardında kalan zamana, elinden geleni yaptı o, şüphe duyma. Evet! Zamanın ve zaman içinde paylaşmanın değerini bilmeli.


Kısa bir öyküdür HAYAT..!

Ağustos 14, 2007

”Kısa bir öyküdür hayat; uğruna upuzun acılar çektiğimiz, kısa bir türküdür , bir kez daha dinlemek için delirdiğimiz!” der ünlü bir şair. Bu kadar güzel tanımlanır ”hayat”dediğimiz sınav.

Bazen bilmiyorum nasıl yaşamam gerektiğini… Nasıl yaşamalıyım? Nasıl davran malıyım? Herkesi sevmeli miyim? Sevebilir miyim? Günlük mü yaşamalıyım? Yoksa geleceğe yatırım mı yapmalıyım? Ne zaman ve nasıl öleceğimi bilmediğim bu evrende. ”Eskiden gençsin , önünde uzun yıllar var ” derdi büyükler. Şimdi görüyorum; yaşa, başa bakmaz oldu ölümler. Yaşı küçüldü ölümlerin. Ne zaman genç birinin öldüğünü duysam ya da okusam; ”Aysun; boşuna üzülüyorsun, sinirleniyorsun, herşeyi kafana takıyorsun, para biriktiriyorsun, işte hayat bu kadar kısa , yaşamana bak , gidenler ne götürüyor ki ” diyorum. Öte yandan da günlük yaşamış, çalışmamış sosyal güvencesi olmayan zavallı insanların çaresizliğini görünce ”Paranı dikkatli harcamalısın, üç beş kenara koymalısın, bunun bir de kötü günü var, bak da ders al” diyorum. Ama herşeyi çabuk unutuyoruz, yaşam akıp gidiyor avuçlarımızdan. Hayat sınavların en zoru ve en acımasızı. En güzeli ”kadere ”inanmak. ”Alah bizleri yaratırken, kaderimizi de çiziyor” diye teselli etmeliyiz kendimizi. Yoksa bu çelişkilerle geçmez hayat. İnsanın düşünceleriyle, düşüncelerini eyleme dökmesi zor çoğu zaman. Hepimiz güzel şeyler söylüyoruz ama iş uygulamaya gelince yolda kalıyoruz. Oysa meziyet , düşündüğün gibi davranabilmekte.

Düşüncelerimiz gibi özgür değil hayatlarımız. Oysa yaşamın hakkını vermeli insan, ”Madem bir kez geldik”; sonuna kadar gönlümüzce, düşüncemizce yaşamalıyız.

Sevgilerimle
Aysun Alp

http://blog.milliyet.com.tr/aysunalp


Bir Yürekli Adam, kendini anlatırsa..

Mayıs 28, 2007


Ay’a ilk ayak basıldığı yılın 10 Ağustos’unda doğdu. İstanbul’un çileli ve kesmekeşli ortamında, o şehirde bir ömür harcayacağını bilmeden hep “düşünen” bir çocuk olarak büyüdü.

Cevizli semtinde, bir dere kenarında oynarken, mahallenin delisi kovalayınca “korkuyla” tanıştı.

Ailesi İstanbul’un mutena semtlerinden Fenerbahçe’ye taşınınca daha az korkmaya ve Fenerbahçeli olmaya basladı. 6 yasinda ilk kez bir maça gitti ve en sevdigi Fenerbahçe şapkasını çaldırdı. (Bugün bile o şapka için üzülür). 7 kardeşin 2 numaralı olanıydı ve ilerde bir mahalle takımında 2 numaralı formayı giyerek maçlara çıkacağını bilmiyordu.
Ablası okula başlayınca çok kıskandı ve saçını çekti. Bir yıl sonra ise okulunun ilk gününde annesi onu sınıfına sokmayı zor başardı… O gün çok ağlamıştı.

Arkadaşları teneffüslerde çesitli oyunlar oynarken, o hep “düşünüyordu”…

İlkokul bittiğinde bir korku filmi senaryosu yazdığını iddia ederek arkadaşlarına kendini güldürdü. Daha sonra sinema ile sadece “seyirci” olarak ilgilendi. O hep bir sinema tutkunu olarak yaşayacaktı; çünkü siirle daha tanışmamıştı.

12 Eylül ihtilalinde ortaokula başlayacaktı ve tek başına belediye otobüsüne binmeyi öğrenecekti. Daha sonra yağ, tüp, şeker ve gaz kuyruklarında beklemeyi ve soğuklarda üşürken ağlamamayı…

Mahallede her kırılan camdan Tazeoğlu kardeşler sorumlu tutulmaya başlanınca, baba Hayati Tazeoğlu ani bir göç harekatıyla tüm aileyi yeniden Cevizli’ye taşıma kararı aldı. Buna en içerleyense küçük Kahraman oldu. Geride bıraktığı mahalle arkadaşlarını bir gün yeniden görebilmek ümidiyle yanıp tutuşurken birden ilk defa yaşayacağı bir duyguyla karşılaştı. Karşı komsunun kızına aşık olmuştu. Mutluluğu, acıyı, hüznü ve ağlamayı yeniden keşfetti. Bütün bunların toplamının ona şiiri öğreteceğini bilmiyordu. Ablasının yazdığı şiirlerle dalga geçerken hatta “şiir de neymiş; saçmalık” diye iddia ederken gece gündüz şiir yazmaya başladı. Sonunda o terk edildi ama şiir onu terk etmedi. Yine aşık oldu, yine terk edildi, yine şiirler yazdı.

Matematiği gereksiz bir ders olarak gördüğü için, hocaları da onu gereksiz bir öğrenci olarak gördü. Uzun bir süre ara vereceği eğitimini daha sonra bin pişman olarak devam ettirecekti. Bu arada ailesi “eti senin kemiği benim” diyerek onu bir kuaföre çırak olarak verdi. 10 yıl sürecek bu macera özel radyoların açılmasiyla sona erecekti.

Bir yaz gecesi arkadaşının evinde balkon sohbeti yaparken arkadaşının annesi uykusundan uyandı ve “oğlum kapatın şu radyoyu da yatın artık” dedi. Halbuki radyo kapalıydı ve konuşan 19 yaşındaki genç Kahraman’dı…

Çocukluğundan beri özendigi spikerlik hayali daha da derinleserek artmaya baslamisti. Annesi bebekliğinde çok ağladığı zamanlarda onu radyonun yanına yatırır ve susmasını sağlardı. Çok çocuğa bakmakla yükümlü olan bir annenin bulduğu bu çözüm ilerde küçük Kahraman’ı radyocu yapacaktı.

Derken; günlerden bir gün, Türkiye’de ilk özel radyolar açılmaya başladı ve mesleğinde çok önemli bir yere gelmiş olan genç Kahraman, bu işe sevdalandı. Artık o radyocu olabilmek için yıllarını verdiği mesleğini bırakabilirdi. Sıkı bir radyo takipçisi olan genç Kahraman, “Gecenin Serserisi”ni dinleyerek hatta yayın yaptığı radyoya kadar gidip kendisiyle tanışarak hayatında ilk kez bir radyo stüdyosu gördü. Bununla da kalmayıp Orhan Çetin tarafindan programa konuk edildi, şiirler okudu. Gelen olumlu tepkiler kendisini yüreklendirdi ve o gün radyocu olmaya karar verdi. Mesleğini zirvedeyken bırakarak, yayın hayatına yeni “merhaba” diyen Kadıköy FM’de yayına başladı. Sonraki rüzgarlar onu baska radyolara sürükledi ve son durağı en sevdiği ve mutlu olduğu Radyo 7 oldu.

Şimdi Mavi Ada diye bir yerden şiirler seslendirerek gece bunalım oranını yükseltme çalışmalarını sürdürüyor. Kahraman Tazeoğlu’nun “Seni İçimden Terk Ediyorum” “Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi” adli iki şiir kitabı var. Bu kitaplara bir de “Araz” adlı bir romanını ekledi. “Mavi Ada Mektupları” ve “Tutsak Mektuplar” adli iki derlemesini de listeye ekleyerek 5 kitaba ulaştığını söylersek geriye sadece asağıdaki notu düşmek kalır…

Not: Ablası artık şiir yazmıyor.

Kahraman Tazeoğlu


Eski Bir Sonbahar…

Nisan 7, 2007

Sonbahardı… Seninle geçiyorduk o yoldan;
Topraklardan, havadan bir hüzün taşıyordu.
Bize yaklaşıyordu.
Gönlümüzde yepyeni bir duygu yaşıyordu.
Rüzgarların değildi bu musiki, bu hüzün;
Hatırladın değil mi? Kuşlar ağlaşıyordu…
Havada bir serinlik…
Tatlı bir hayal gibi…
Toprak nasıl meçhuldü tıpkı istikbal gibi?
O gün tabiat başka bir türlü yaşıyordu.
Kalbin acı, gözlerin yaşla dolmuştu senin;
Yapraklar gibi yere dökülüyordu senin;
O nağme mesafeyi, zaman aşıyordu.
O bir beste değildi:Kuşlar ağlaşıyordu.
En hazin şey muhakkak öksüz kalan ocaktır.
Bu ocak hüzünlerle dolup boşalacaktır.
Eski bir sonbaharı, küçük kuşları anmak
Belki veda etmektir sana birkaç satırla…
Yine bir sonbaharda ordan yalnız geçersen
Beraber geçtiğimiz serin günü hatırla!..


Şimdi mi ?

Nisan 4, 2007

Gene yağmurların yağdığı
Zor bir günü devirdim
hayatan birgün daha çaldım.
Toz toprak her yerim , acıyorum halime …
Siyaha boyanmış bir resim var ellerimde
Zordu gitmek …. gittim işte

Şimdi mi ?

Keşkeler yaşıyorum zemheri ayazında
ellerim ayakların buz sensizlikte
sessinin tılsımındaki gizi ve
sensizliğin denklemini çözüyorum
kırık dökük bi şehir gözlerimde , sensiz

evet

Bende Sensiz Bi işe yaramıyorum
Senin Koyu griliginden
Yalnızlıgın Dipsiz mavisine …

matemdeyim affet
masalım bitti affet


Kahraman Tazeoğlu – Git Harf Harf Tümcelerimden…

Mart 31, 2007

İndirmek için : TIKLAYINIZ…

Bitti…
Bitmeliydi belki…
Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi…

Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.

Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş’e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni. Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ‘bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım’ diyorum.
Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…

Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat’a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.

Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.

Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.

Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.

Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kapan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?

Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…

Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.

İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, “be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.

Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.

Yoksun … Yok oluyorum…

Seslendiren :Kahraman Tazeoğlu